Skip to main content

1908 Grevleri ve Kadınlar: Emeği Görünmeyen Emekçiler

1 Mayıs’ın bu coğrafyada farklı milliyet ve cinsiyetlerden ezilen ve sömürülenlerle birlikte birlik mücadele ve dayanışma günü olarak kutlanmasının 100. yıldönümünden bahsediyoruz. Bu tarihin yok sayılmış özneleri olan 1882’ye dek nüfus istatistiklerinde bile yer alamayan kadınları bir kez daha yok saymak ortak mücadele tarihimizi de daha iyi bir gelecek tahayyülümüzü de tahrip edecektir şüphesiz..

Dünyanın yarısı ve ezilenlerin çoğunluğu olan kadınların tarih sahnesindeki yokluğu mücadelelerinin yokluğuna değil bu mücadelenin tarihinin yazılmamış olmasına bağlıdır.

Kadınların hayatın her alanında olduğu gibi işçi sınıfı içerisindeki hak mücadeleleri ve deneyimleri tarih içerisinde görmezden gelinmiş ve ne yazık ki kadın oldukları için daha düşük ücretle ve erkeklerle aynı çalışma şartlarına sahip olmadan çalıştırılırken bugün olduğu gibi o günde verdikleri mücadeleyi duyurmakta zorluk yaşamışlardır.

Elimizdeki sınırlı kaynaklara kısaca göz atarak dünün ve bugünün kadınlarının seslerini duyulur kılmanın yükünü omzumuzda hissediyor, 1909 Selanik 1 Mayıs’ının fotoğraflarındaki kadınları selamlıyoruz. Onların hikayesi bugün bizim hikayemizdir ve o günkü mücadeleleri bugün burada mücadelemizi daha olanaklı, daha zengin, başka bir tarih ve başka bir hayatı mümkün kılmaktadır.

Kapitalizmin mezar kazıcısı olarak ortaya çıkan işçi sınıfı içerisinde kadınlar hem erkek işçilerin yeniden üretimini ücretsiz olarak sağlayan “görünmez emekçiler” olarak ama diğer yandan da çocuklarla birlikte yetişkin erkek emekçiyi ikame eden ucuz ve yedek işgücü olarak yer almışlardır..

Osmanlı İmparatorluğu da bu genellemenin dışında değildir. 1850’lerden sonraki gelişen sanayi dallarında çoklukla kadın emeği kullanılmaktaydı ve ucuz olduğu için tercih edilen kadın emeğine erkeklerin yarı ücreti kadar bir ücret ödeniyordu. Selanik bükümhanelerinde çalışanların dörtte üçü 12–18 yaş arası kız çocukları ve genç kadınlardı ve erkeklerin yarı ücretine, yazın 15 saat, kışın ise 10 saat çalışıyorlardı. Akşam yemek için 35 dakika mola hakları varken kahvaltı için sabah molası yoktu.

E.J.Hobsbawm’ın “yoksullaşan işçilerin kör öfkesi” olarak tanımladığı ve işçilerin ilk tepkisel örneği sayılabilecek “makine kırıcılık”, Osmanlı döneminde de görülüyordu. İşlerini kaybetme korkusuyla girişilen bu eylemler, dokuma işkolunda ağırlıklı olarak çalışan kadın işçileri etkilemişti. Dokuma işkolunda makineleşmenin başlamasıyla işçi kadınlar arasında görülen ilk eylem 1851’de Samakov’da yaşanmıştır. Kadın işçiler işsiz kalacaklarını düşünerek; mekanik bir tekstil tarağına karşı çıkmış, kürek, balta ve sopalarla dokuma atölyesine hücum etmişlerdir. Bu tarağın bir daha kullanılmayacağı sözü verilmesinden sonra, tarağı kırmaktan ve atölyeyi tahrip etmekten vazgeçmişlerdir. 1908 yılında Uşaklı halı dokumacılarının, ki çoğu kadındır, isyanı yine makine tahrip olayıdır.

Osmanlı dönemlerinde işçileri mücadeleye iten sebepler daha çok ağır çalışma koşulları ve düşük ücretler olmuştur. İşçiler, uzun saatler çalıştırılmasına rağmen düşük ücretler alıyor, ancak bu ücretler bile zorla ödeniyordu.

Hanım Birlikleri

Kadın işçilerin ücretlerin ödenmemesi sonucu yaptıkları eylemlere ilişkin İstanbul’da yayımlanan The Levant Herald gazetesinin 4 Ocak 1867 tarihli sayısında şu bilgiye rastlıyoruz:

“Maliyeden 20–30 parayı geçmeyen alacakları olan bir küme kadın tekrar ücretlerinin ödenmesi isteğinde bulundular. Cevap olarak alışılmış ‘para yok’ sözünü işiten kadınlar gittikçe daha fazla şamata yapmaya başladılar ve dışardan müdahaleyle sustular. Çıkan kargaşalıkta kadınların birçoğunun itilip kakıldığı söylenmektedir.”

Bu gazete haberinin gösterdiği gibi toplumsal alanda ve evde geleneksel rollerine hapsedilen, ağır baskı altında horlanan ve sessiz, itaatkâr olmaları istenen kadınlar, emeklerine sahip çıkmak için seslerini yükseltmeye o yıllarda başlamışlardır.

Hangi işte çalıştıkları, kaç kişi oldukları bilinmeyen bu kadınlar 1870'ten sonra birikmiş ücretlerini istemek için toplanma, devlet kapısında bağırıp çağırma, sesini basın yoluyla duyurma eylemlerinin saptanabilen ilk gerçekleştiricileri olmalıdır. 1873 yılı Ocak ayında başlayan ve aralıklarla dört yıl süren Kasımpaşa Tersanesi Grevi’ne, işçilerin anaları, eşleri ve kızlarından oluşan eli sopalı ‘hanım birlikleri’ destek verecektir. Aynı eş desteği tramvay grevlerinde de görülür, tramvayların sefere çıkmasını engellemek için tramvaycıların eşleri rayların üzerine yatarlar. 22 Ağustos 1876'da Feshane'de çalışan 50 kadar Rum ve Ermeni kadın işçi, Babıali'ye yürür, sadrazama bir dilekçe vererek, ödenmeyen ücretlerinin ödenmesini isterler.

Yine 1876 yılının Mayıs ayında yaşanan tersane grevine ilişkin La Turquie gazetesinde şu haber yer alıyor:

“Bu işçiler( grev kırıcı) işten çıktıklarında grevcilerin saldırısına uğramışlar ve pek çok işçi yaralanmıştır. Silahlı birlikler tarafları dağıtılmıştır. Grevci işçilerin eşlerinin de en az kendileri kadar saldırgan oldukları ve sopalarla silahlanmış ‘hanum’ birliklerinin tersanenin kapısında durarak çalışmak isteyenlere sopa yağdırdıkları söylenmektedir.”

1872-1907 arası dönemde Osmanlı’da 50 grev olduğu biliniyor. Bu grevlerin 9’unun kadınların çalıştığı dokuma işkolunda gerçekleştiğini ve bu grevleri kadınların örgütlediğini pek çok kaynaktan okumak mümkün.

II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında gelişen işçi hareketi pek çok grevi de beraberinde getirdi. İstanbul, Selanik, İskeçe, Vidin, Kavala, Drama, İzmir, Adana, Üsküp, Varna gibi birçok yerde örgütlenen 100’ü aşkın grevden 40’a yakını da kadın işçilerin ağırlıklı olduğu gıda ve dokuma işkollarında yaşanmıştır. Tütün, kumaş, deri, halı vb. işyerlerinde çalışan kadınlar bu grevlerde grev komiteleri oluşturmuşlar ve bu komitelerde aktif yer almışlardır. Bu dönemlere ait belgelerde Kavala ve Drama’daki 14 bin tütün işçisinin katıldığı grevin önderi olarak Vera adlı bir kadın işçi bilinmektedir. Kadın işçilerin bu grevdeki talepleri arasında “işgünün yazın 9, kışın 8 saate indirilmesi, gündeliklerin 18 kuruşa çıkartılması, işyerlerinde tükürük kapları, içme suyu, havalandırma tesisatı bulundurulması” bulunmaktadır.

Kadın işçilerin 1908 yılında gösterdiği direniş örneklerinden biri de Sivas’ta yaşanmıştır. O dönemin çalışma koşulları o kadar kötüdür ki, 16 saata varan iş günü sonunda alınan günlük ücret bir ekmek almaya dahi yetmez. Bu koşullara isyan eden kadın işçiler Sivas Belediyesi’ne doğru yürüyüşe geçmiş ve belediye başkanının evini taşlayarak buğday depolarına el koymuşlardır.

1908’de yaşanan bir diğer grevse, 1908 İzmir-Aydın demiryolu grevidir. Bu grevde, grevcilerle, güvenlik güçleri arasındaki çatışmaya kadınlar da katılmıştır. 1 Ekim 1910 yılında ise, Bursa’da greve giden 30 bin işçiden çoğu kadındır. Bu dönemde Bilecik’te de ipek işçileri greve gitmiştir.

Bursa’lı ipek işçisi kızların grevi Refik Halit (Karay) 1909'da yayımlanan Hakk-ı Sükut (Sus Payı) adlı öyküsünde kadın işçilerin ipek fabrikalarındaki çalışma koşullarını şöyle tasvir eder: "Üç dört kuruşa karşı on dört saat kaynar suların başında, pis kokular, hasta nefesler emerek zehirlenen, tazeliğinden, kızlığından, gözlerinin pırıltısından her gün bir zerre kaybederek toprak olan vücutlar (...) Bir gün kırmızı kordelasının süslediği ipek saçlar altında sevine sevine, neşeli, kuvvetli gelen yeniler bir iki sene sonra güçsüz ayaklarını, nalçalı kunduralarını taş kaldırımlar üstünde zorla sürükleyerek kulübelerine çekilirlerdi. Ağrıyan başlarını, yanan göğüslerini dinlendirmek için yalnız altı saat süreleri vardı; gülmek ve konuşmak için değil! Kimbilir ertesi sabah bu hasta, yorgun gözler ne kadar güç açılır, her kemiği ayrı sızlayan bu zavallı vücutlar, fabrikanın düdüğüne ne zorlukla uyardı? Kim bilir bu hastalıklı sabahlar ne kadar gözyaşları döktürürdü, bu halsiz vücutları sürüklemek ne zordu?"

Bu öykünün yayımlandığı 1909 yılının 9 Eylül'ünde, İkdam gazetesinde ‘Bursa'da ipek fabrikalarında çalışan işçilerin, dayanabileceklerinden fazla çalıştırılmamak ve üç kuruş olan ücretlerinin artırılması için gerekli yerlere başvurdukları, Ticaret ve Nafıa Nezareti'nin, durumu denetlemek üzere, memurlar atadığı’ şeklinde bir haber yayımlanır. Bu işçilerin hemen hepsinde fazla çalışmanın yarattığı hastalıklar vardır.

Hüdavendigâr (Bursa) Vilayeti’nden bakanlığa gönderilen telgrafta işçi hastalıklarından biri, ‘dinlenememekten doğan kansızlık’ olarak anlatılmış, iş saatleri ve ücretler açıklanarak toplum ve sağlık açısından doğabilecek tehlikeler açıklanmıştır. Bu telgraf bakanlıktan Şura-yı Devlet'e havale edilir ancak Şura-yı Devlet, çalışma saatlerinde yapılacak bir sınırlandırmanın da, ücretleri artırmanın da Osmanlı Devleti gibi gelişmekte olan bir ülke için zararlı olacağını söyleyerek istekleri reddeder. Çünkü hükümetteki İttihat ve Terakki Fırkası (İTF) Avrupa'nın pek çok ülkesindeki sosyal politika içerikli yasa ve yönetmeliklerin patronları zarara uğratmaktan başka bir işe yaramadığına ve zarara uğramaktan korkan patronların önemli yatırımlar yapmayacağına inanmaktadır.

Tarihimize haksızlık edecek kısalıkta özetlemeye çalıştığımız mücadele deneyimlerimiz bugün de sürüyor. Bursa’da yanan kadın işçilerden, Aymasan direnişine, Novamed direnişine, Desa direnişinin sembolü olan Emine Aslan’a dek kadınlar bu tarihi yazmaya devam ediyorlar.

Bizlere düşen de hem geçmişin hem bugünün mücadeleci ve cesur kadınlarının seslerini duyulur kılmak, sesimizi seslerine katmak, “tehlike anında” ihtiyaç duyduğumuz “birden parlayıveren anı”yla ya da diğer bir deyişle tarihimizi omuzlarımızda taşıyarak mücadeleyi sürdürmektir.

Premium Drupal Themes by Adaptivethemes