Skip to main content

1 Mayıs'ta Taksim'de Olmak

Yaşlı başlı insanların gözyaşlarını gördüm. Gençlerin özgürlük, sevinç çığlıklarını duydum. Cep telefonlarından dostlarına, akrabalarına “Nerdeyim biliyor musun, Taksim’de” diye haykıranlara tanıklık ettim. Kendi yurdunun toprağında sürgün yaşamı sürüyordu sanki bu insanlar…

Yaşamın, insan doğasından hızlı akması unutkanlık hastalığının nedeni sanırım. Durup düşünmeye fırsat bulamadan, çoğu zaman utandıran bir yılgınlıkla soluk alıp veriyoruz. Dostoyevski’nin dediği gibi, belki de insan öyle aşağılık bir yaratık ki, her şeye alışıyor…

1977’de olanları hepimiz biliyoruz. Kuşku yok ki, kin ve intikam ilkel duygular ve güdüsel. Ancak bir savaş veriliyorsa ve bu insanın onuru için, alın teri için, emek içinse; en azından dünden bir adım daha ileri olduğumuzu bilmek, hissetmek, duyurmak gerekiyor. Bundandır 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanma ısrarı…

BU KEZ TAKSİM

Öyküye sondan başlayacağım. Televizyon yayını için sabahın köründe geldiğimiz Taksim Meydanı’nda, esasen DİSK ve KESK’in öncülük ettiği topluluğun gelişini bekliyorduk heyecanla. Haberler iç açıcı değildi. Çatışmalar oluyor, küçük kalabalıkların bile toplanmasına izin verilmiyordu. Beklenti gerilimi artırıyordu… Ama sonunda oldu, Harbiye’ye yaklaştı bu topluluk…

Kaç kişiyle alana girileceğinin kavgasının içinde buldum kendimi. Güvenlik görevlileri sendika başkanlarıyla tartışıyordu. ‘Makul’ sayı pazarlığı bir türlü bitmiyordu. Üç-dört bin kişilik topluluk günlerdir süren inadın, inancın sonucunda girdi meydana…

Yaşlı başlı insanların gözyaşlarını gördüm. Gençlerin özgürlük, sevinç çığlıklarını duydum. Cep telefonlarından dostlarına, akrabalarına “Nerdeyim biliyor musun, Taksim’de” diye haykıranlara tanıklık ettim. Kendi yurdunun toprağında sürgün yaşamı sürüyordu sanki bu insanlar… Esasen bir gün önce, bir hafta önce buralarda özgürce dolaşan bu kişiler, bir ideolojik ortaklıktan dolayı, bir sınıf kavgasının tarafı oldukları için şimdi alınmıyorlardı meydana…

Otuz yıl öncesi dedesini, annesini, dostunu kaybetmişler vardı aralarında; 12 Eylül’ün baskı yönetiminde umutlarını, geleceğini, yaşam sevincini yitirenler de gelmişlerdi. Bu ısrarı anlamak istemeyenlere, masum ve inandırıcı bir yanıt veriyorlardı; kin değil, yas tutmak; sevdiklerini anmak ve yaralarını onarmak için bir arada Taksim’de olmak istiyorlardı ve oldu da!

Bir ruhsal eşik aşıldı. Tabular yıkıldı. Özgürlük çığlığı ülkenin her yanında işitildi mi, bilmem, ancak diyeceğim o gözleri görmeden, o meydanı yaşamadan, kimsenin fikrini söylemesinin doğru olmayacağı yönündedir. Her söz eksiktir çünkü…

ÜRKÜTÜCÜ SABAH

Taksim Meydanı’nın darbe günlerini andıran biçimde esir alınacağını tahmin ediyorduk elbet. Sabah beş sularında düştük televizyon ekibiyle yollara. Can sıkan bir sessizlik vardı dört yanda. Meydana çıkan tüm yollar tutulmuş, o güne dek görmediğimiz sayıda polisle kuşatılmıştı her yan… Meydanda basın çalışanlarının tiz sesleri, güvenlik görevlilerinin üzerimizdeki koyu bakışları vardı. Uzaktan geçen ve gördükleri karşısında şaşkınlaşan orta yaşlı bir kadın turist durumu anlamaya çalışarak, telaşla yürüyordu… Korkuydu bunun adı… Elle tutulur, gözle görülür korku!

Açlık herkesi ortaklaştırıyor. Yol kenarındaki Simit Sarayı polisler ve basın çalışanlarıyla doluydu. Biz nasıl yayın yaparız, nerde doğru açıyı buluruz, nasıl iyi konuk ayarlarız telaşındaydık. Polisler; olay çıkıp çıkmayacağını, geçen yıllardaki deneyimlerini konuşuyorlardı. Şehir dışından gelen polisler olduğunu da işittik… Aslında fısıldıyorlardı; herkesin kendi sesinden korktuğu bir sabahtı sanki…

Bir polis memuru hızla ve sevinçle geldi yanıma. Beni tanımış, yaptığım yayınlardan dolayı elimi sıkmak istemişti. Anlaşılan içinde bulunduğu ortamda boğuluyordu. Ekrandan yükselen eşitlik, adalet, özgürlük, alın teri çığlıklarımız içine almıştı onu. Kimseye vuracak birine benzemiyordu. Polislik bir yazgıydı sanki onun için… Biraz sonra meydana gelecek olanlara kolaylıkla katılabilecek türdendi…

SENDİKALAR ARASI UÇURUM

Türk-İş’in meydana gelişi sönük, heyecansız ve yalancıydı. Çok az kişili bir topluluktan söz ediyoruz. Bir tür yasak savma eylemi de diyebiliriz yapılan için. Biri dese ki; ‘Artık Taksim diye bir yer yok, siz de buraya gelme zorunluluğunda değilsiniz’ sanki memnun olacaktı Türk-İş başkanı. Zoraki bir görev, inandırıcı olmayan sonuçlar doğuruyor. Meydanda ki ıssızlık sanki çoğalmıştı. Sendikanın aracından yükselen marş kim içinde, kimi tarif ediyordu, anlaşılamadı! Bildiğim; Türk-İş’in sınıf kavgasını bir an önce kavraması gerektiğidir. İçinde ‘sarı sendikalar’ barındıran bir yapı başarılı olabilir mi? Zor!

Hak-İş davullu, zurnalı ve iyi hazırlanmış biçimde geldi alana. Kafası netti örgütün. Vermek istedikleri bir mesaj vardı. Doğru zaman ve yerdeydiler. Anmayı, hızla mitinge çevirdiler. Vurguları keskindi. 1977 meselesini derin devlet oluşumlarıyla ilişkilendirdiler ve Ergenekon göndermesi yaptılar. Pek çokları ve elbette benim için de sahibinin/iktidarın sesi olan bu örgüt görevini yaptı. Samimi bulduğum bir yanları var; ikircikli değiller! Bence Türk-İş’ten çok daha net bir kavga veriyorlar; emekçinin zeminini bulandırma savaşımı!

Alan ve sınıf kavgasının esas sahipleri en son geldiler meydana. İlericiler diyeceğimiz bu kalabalık, söylemleriyle farklıydı, yaklaşımı, inancı ve direnciyle de farklıydı elbet! Aşsızlık, işsizlik, sömürü ve baskı yüzünden soluk alamaz haldeydiler, belli! Bu yıl yazarlar, aydınlar, işçiler kol kolaydı yine. Yalnız olmadıklarını hissettiler ve saatler süren savaşımın sonunda tüm ülkeye duyurdular seslerini…

Artık ülke insanı hangi sendika ne için var ve emek platformu niye ikna edici değil açıkça konuşmalı! Eğer DİSK ve KESK Taksim’e çıkmayı başaramasaydı, inandırıcılığını ve tabanını yitireceklerdi. Oysa şimdi emeğe yepyeni bir şans doğdu, görmek ve değerlendirmek lazım!

BİBER GAZIYLA DANS

Sabah polislere dağıtılan maskeleri gördüğümde, bizim ne denli hazırlıksız ve çıplak olduğumuzu anlamıştım. Çaresizlik, yeni önlemler almayı öğretiyor insana. Biber gazına en iyi gelen ilaç ‘limon’muş… Maske yoksa, eğer gaza yakalandıysanız, bir limon kesip mendile sıkarak koklamak, hasarı azaltmaya yarıyor. DİSK, KESK ve gönüldaşları bolca biber gazı yedikleri için deneyimliydiler… Yine de bayılma tehlikesi atlatanlar, yaşlılar ve hastalar büyük sıkıntı yaşadılar. Ama Server Tanilli’nin tekerlekli sandalyeyle, topluluğun önünden ilerleyerek meydana gelmesi ve gazın üzerine üzerine gitmesi görülmeye değerdi. Sanki dünyanın derin dengesi bu yürekli insanlarca sağlanıyordu…

Biz meydanda olan çalışanlar, koyu bir gaz bombası altında kalmadık ama, kimi koşuşturmalar olurken, polisin ara sokaklardan çıkan kişilere müdahale etmesi sırasında, uzaktan da olsa gazı yedik. Genzimiz yandı, gözler yaşardı ve meydan da bir hayalet gibi gaz dolandı durdu…

CERRAH ÇOK GERGİNDİ…

Geçen yıl meydana kimseyi almamak için yeminliydi sanki emniyet müdürü Cerrah! Bu kez, anlaşılan o ki ‘makul’ tanımına o da boyun eğmişti. Meydana girişini yakından gözledim. Sanki eleştirilerden bunalmış ve kamuoyuna kötü görüntüler vermemek için özen gösteriyordu. Yayın yaptığımız yerin hemen yanı başındaki MOBESE merkezinde tüm İstanbul’u izledi. Basın çalışanlarının sorularına yanıt vermedi. Israr edenlere “Bırakın çalışalım” dedi.

DİSK, KESK topluluğu alana girerken araçtan çıktı, çıplak gözle olanları izledi. Çatık kaşlı, kaygılı ve dahası kızgın görünüyordu. Oysa yanındaki binlerce polis üniformaları çıktığı an emekçiye dönüşüyor ve bu kavga bunun için veriliyordu. Sınıf bilinci yaşamın her yanında gerekliydi ama… Neyse…

GELECEK SENEYE UMUTLA

Ülkede büyük bir yokluk, yoksulluk olduğu, liberalizmin kutsanma sürecinin dolduğu, tüm dünya halklarının birbirlerine kırdırılarak bir yere varılamayacağı açıklıkla ortaya çıktı. Tarih yeniden yazılacak, biçimlenecek. Bu görülüyor. Böyle bir süreçte sınıf bilincinin yeniden ve gelişerek, yorumlanarak, dönüşerek ve güçlenerek oluşacağı da anlaşılmıştır.

Bu süreçte daha demokratik ve halkın ortak çıkarları yönünde bir kavga verilme olasılığı güçlenmiştir. Artık Taksim alanı fiili olarak 1 Mayıs olmuştur. Bu simge, topla demokrasiyi de onarmak için kullanılabilir.

Unutmak, dedik başta. Demek şimdi de anımsamak, üzerine konuşmalıyız. Bu 1 Mayıs belleği tazelemiş ve aslında güçsüzleşen ve güven yitirmiş olan emek hareketlerinin umudunu da tazelemiştir.

Seneye Taksim özgürlük için çok daha kolay bir toplanma yeri olacaktır.

Umudum tamdır.

Gördüm.

Enver Aysever - Birgün

8 May 2009 tarafından moderator

Premium Drupal Themes by Adaptivethemes